1. TÜRKİYE AHLAK ŞURASI

Ocak 20th, 2010

“Biz, hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız.”

(Nurettin Topçu-İsyan Ahlakı)

Ülkemizin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden, seçkin fikir adamı ve ahlakçı Nurettin Topçu’nun doğumunun 100. Yılında değerler alanında meydana gelen değişmeleri konuşmak ve tartışmak, böylece bugünle ilgili sonuçlar çıkararak ilgili kurumlara ve kamuoyuna sunmak maksadıyla 1. Türkiye Ahlak şurası toplanmıştır. Şura’ya ülkemizin değerli ilim ve fikir adamları tebliğci ve müzakereci olarak katılmış, resmi kurumların ve gönüllü kuruluşların temsilcileri de alanları ile ilgili olarak katkıda bulunmuştur.

İslam ahlâkı, çağdaşlık – toplum ve ahlak, iletişim ve ahlak, ekonomi ve ahlak, siyaset ve ahlak, eğitim ve ahlak oturumlarında dile getirilen hususlar aşağıdaki şekilde özetlenmiştir:

Türkiye’de toplumun geleneksel değer yargılarının hızlı bir değişim gösterdiği gözlenmektedir. Bize özgü tavırlar, bizi belirleyen tarz ve edalar yalnızca milli ve dini bayramlarda görünürleşmektedir. Toplumun genelinde hazcılık, kolaycılık, ferdiyetçilik hızla yayıldığı gibi bu idealler temel belirleyen halini alır görünmektedir. Tüketim toplumu anlayışı ile popüler kültürün ürünleri yok edici bir hızla toplum örgümüz içine yerleşme istidadındadır.

Memleket, insanlık, yüksek idealler için bir şeyler yapma fikriyatı, toplumsal zihnimizden gittikçe uzaklaşırken, gençler için bu kavramlar nostaljik bir öykünme halini almıştır.

Gençliğimiz yalnızca eğitim, iş konularında değil hayata bakış bağlamında da bu toprakların değer yargılarına yabancılaşmaktadır. Haz, hayatın keyifli yanlarını yaşamak emelleri ile beraber gençlik arasında uyuşturucu, sigara kullanımı vd. zararlı alışkanlıklar edinme çok erken yaşlara kadar düşmüştür.

Türkiye’de toplum ile birlikte ilim, fikir, inanç ve yönetim sahasında hesap verme kaygıları ülkenin hafızasından ve vicdanından çekilme noktasına gelmiştir. Kimin kime hesap vereceği belli olmayan kamusal yaşantıda herkes hesap soranların çok kolay bir şekilde hesap veren durumuna düşeceğini planlayarak iş yapmaktadır. Yolsuzluk yapanların, rüşvetle iş döndürenlerin gerekçesi “yapmayan var mı” olmaktadır.

Türkiye mesuliyet ile vicdanını bir arada bulundurmaktan çekinen iş çevrelerinin yaygınlaştığı bir saha olmuştur. Kapitalist Batı medeniyetinin kültür, din ve idari plânlardaki etkisi ve hükümranlığı Cumhuriyetin ilk çeyreğinde tamamlanmıştır. İkinci dünya savaşının belirlediği dünya sistemi serbest piyasayı, sanayii, yeni zengin sınıfları Türkiye’nin önüne çıkardı. Aynı zamanda maaşlı çalışan yeni sınıflar Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olmaya başladı.

“Çalışana hakkını teri kurmadan vermeyi” emreden, bunu hayat tarzı olarak gören bir manevi hayatın sonunda; çalışanlara ücretlerini ertelemeyi piyasa dengelerine bağlayan anlayışın hâkim olması son derece düşündürücüdür.

Kârdan, aşırı kârdan zarar ettiği dönemde toplumsal huzuru bozma konusunda pervasız olan kesimler, Türkiye’nin geleceğine yerleştirilebilecek erdemli bir tavrın sahibi olmamışlardır.

Kitle kültürü, popüler kültür ürünleriyle, seçkinlerin, siyasetçilerin, bilim adamlarının, toplumun önderi olabilecek kişilerin ahlakı aynı paydada buluştuğu için yürüyen hale set çekebilecek, ikazlarda bulunabilecek ortak vicdan ve akıl zayıf kalmıştır. Toplumu yönlendirmede bir numaralı araç olan iletişim kanalları, ahlaki düzeyi belirleyici bir misyon üstlenmiştir. Tarih paydasının, kültürel yapımızın ve değer yargılarımızın sözcüsü olmasını beklediğimiz iletişim kanalları, bizi kendimizden koparacak odakların, aracısı konumundadır. Toplum, geleneğimizin ahlaki yapısını kendine dert edinmeyen iletişim araçları bu alt yapıyı zedeleyecek bir çerçeveyi esas almaktadır.

Televizyonlardaki diziler, yarışmalar ve diğer programlar eğitim çağındaki gençlerin düşünsel ve fizyolojik fonksiyonlarını olumsuz etkilemektedir. Öğrenciler rol modellerini eğitimle kazandığı değerlerden değil, televizyondan edinmektedir. Eğitim, öğretim müessesesi öğrencilere adeta hiçbir erdem gözetmeden bir an önce üniversiteye oradan da para kazanmak için hayata atılmasını öğütlemektedir. Eğitim denildiğinde yalnızca sınavlar, testler akla gelmekte şiddet, şehvet, bağımlılık yaratan maddelerin kullanımı, güvensizlik gibi her türlü ahlaki zafiyet önemsenmemektedir. Eğitim sistemimiz mezun ettiği öğrencilere dil, sanat, kültür sevgisi ve bilimsel yöntem veremediği gibi ahlaki, insani muhteva ile de techiz edememektedir.

Adalet, hak, sabır, erdem, aşk, mensubiyet, sorumluluk gibi kavramlar yıllarca bu toprakların hamurunu oluştururken topluma şeklini ve ruhunu veren İslâm düşüncesinin rehberliği dikkatlerden kaçırılmıştır.

Nurettin Topçu’nun 100. doğum yılı vesilesiyle toplanan Ahlak Şûrası

“hareket felsefesi”ni sistemleştirerek, bunun zeminini ahlak olarak belirleyen büyük düşünürümüzün söylediklerinin günümüz için de önemini koruduğunu göstermiştir.

“Batan bir dünya nizamının enkazı üzerindeyiz. Yeni bir nizam, ahlâkta, hukukta, sanatta, dinde ve devlette insanlığa dayanacak yeni temeller bulmak zarureti neslimizin zayıf omuzlarını şiddetle sarsıyor.” diyen Nurettin Topçu, insanlığı kurtaracak nizam için ilkin hak yolunda insanları uzlaştıracak bir zümrenin harekete geçmesi gerektiğini söyler. Çünkü “her varlık karşısında ‘ben isterim’ diye haykıran namütenahi nüanslı kazanç ve maaş kahramanı hoyrat mahlûkların beşeriyete bela olmuş, insiyaklarının bir an büsbütün ve her ne pahasına olursa olsun, susturulması icap eder.

Nurettin Topçu ahlâki olarak çözülmenin “mukaddes gayelerin ikbal ve servet” vasıtası olarak kullanılması ile başladığını düşünür. Hayatın tüm zevkleri ve her türlü tatmin imkânlarının kullanıldığı “Allahsız kazancın” saadet getirmediği kanaatinde olan Topçu, kazanmada, kullanmada ve harcamada bugün sonsuz imkânlar sunan Batı kapitalist medeniyetinin beraberinde her türlü sefaleti getirdiğini söyler.

Eğitim konusunda Topçu, okulların öğrencileri hayata hazırlama değil, aklını kullanma fonksiyonunu öne çıkarır. Mekteplerin, öğrencilerin ruh ve ahlaklarını yükseltme kurumları olduğuna işaret eden Topçu: “Maarifte inkılâp yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı, hakikati kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlamadı.” görüşünü savunur.

Nurettin Topçu’yu döneminin diğer fikir adamlarından ayıran, bugüne ulaştıran ve bugünün sorunlarına çözümler üretecek fikriyatı teşekkül ettiren yön onun ahlakı merkeze almasıdır. Topçu ahlak ile ilgili eleştiriler getirirken, tekliflerde de bulunur: “Bizim ahlakımız hörmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır. Her şeyden önce, Allah’ın yüzlerde güleceği yaşta içgüdülerinin üstüne yükselemeyen gençlere aşkı sevdiremeyiz. İlmin, sanatın, ahlakın ve hepsinin gayesinde aşkın âşıkları olmayı ideal edinecek bir nesil yetiştirmeliyiz. Ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre, İslam’ı dosdoğru ve derinliğine tanıtabilecek yeni kültür kurumlarına ihtiyaç vardır.”

Temel meselesi insan olan bir toplumun ahlâkı ıskalaması, ahlâktan kaçması ve hatta ahlâk karşıtı tutumlar benimsemesi ve sergilemesi düşünülemez.

Bugün kitlelere gayriahlâkîlik öğretilmekle kalınmıyor ahlak dışı yaşanabilirlik âdeta özendiriliyor. Bu yaşanabilirliğin onaylanması bir tarafa takdir edilerek yüceltilmesi, ahlakiliği neredeyse marijinal hâle getiriyor!

Türkiye’nin derinleşen insan meselesi, her alanda ahlâkî kaygının fiillerimizden dışlanması; şahsî ikbalini toplumun, milletin önüne geçiren bir insan portresi ile ilgilidir.

1. Türkiye Ahlak Şurası, Türkiye’nin büyüyen ahlaki sorunlarına dikkat çekme bakımından başlangıç olarak değerlendirilebilecek bir muhteva ortaya koymuştur. Bu başlangıcın ilgililer ve yetkililer tarafından dikkate alınacağı inancındayız.

MEDENİYETİMİZİN YENİDEN İNŞASI

Ekim 18th, 2009

Hayatımız düşüncelerimizin eseridir.

Aurelius

Toplumların var olmaları ya da ayakta kalmaları, kültürel, ekonomik ve siyasal dinamikleriyle olduğu kadar, bu değerlere hizmet eden bireyleriyle de olur. Öyle ki, nice toplumlar sahip olduğu medeniyet değerlerini kaybederek tarih sahnesinden silinip gider. Bu nedenle toplumların var olabilmeleri, ayakta kalabilmeleri için toplum fertlerinin, sahip oldukları kültürel değerlere sahip çıkmaları, o değerleri özümsemeleri ve yaşatmaları gerekliliği vardır. Bunun içinse, toplumların bütün fertleri çok iyi eğitilmeli ve var olma bilinciyle yetiştirilmelidir. Ancak bu bilinçle eğitilen fertlerden oluşan toplumlar üstün ve müreffeh bir yapıya kavuşabilirler. Milletimizin, özlenen ve arzu edilen üstün hayat seviyesine erişmesi ‘Batıya öykünme’yle değil, bahsettiğimiz bu toplumsal dengenin yeniden kurulmasıyla mümkündür.

Hiç şüphe yok ki, arzu edilen toplumsal dengenin yeniden inşası, toplum olarak sahip olduğumuz kültür ve medeniyet değerlerimize dönüşü gerekli kılmaktadır. Bu konuda Asya Kıtası kadar geniş ve çeşitli kültürel değerleri tekrarlayacak değilim elbette. Fakat sahip olunan ve bütün Asya’yı kaplayan kültür ve medeniyet değerlerinin yeniden ayağa kaldırılması için bir şeyler yapmak gerekiyor.

Bu konuda yapılanlar, yapılması gerekenlerin yanında devede kulak hükmündedir. Lakin yapılmış olanlar yapılacak olanları tetikleyecek en önemli örneklerdir.

Bu düşünceyle, kültür ve medeniyet birliğinin yeniden inşası için yıllarını veren değerli Hocamız Turan Yazgan ile gerçekleştirdiğimiz sohbetimizden bazı notlar aktarmak istiyorum. İstanbul’un Saraçhane semtinde; bugün, Prof. Dr. Turan Yazgan Hocanın öncülüğünde kurulan ve yönetilen Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’na tahsis edilen Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi’nde; hemen hemen Türk-İslam coğrafyasının her yerinden getirilerek özenle yerleştirilen kültürel ikonlarla bezenmiş odasında dinledim Turan Yazgan Hocamızı.

Hayatını, Türk Dünyasının birliği ve kalkınması için adamış olan saygıdeğer Hocamız, Türk Dünyası ve Türk kültürü için A’dan Z’ye her konuda sayısız çalışmalara öncülük etmiştir. Esas olarak bir iktisat profesörü olan Prof. Dr. Turan Yazgan, aynı zamanda bir eğitim ve öğretim gönüllüsü; vakıf, dernek ve sendika gibi çok sayıda müessesenin kurucusu ya da üyesidir. O, çekildiği ve çekileceği bir  ‘Fildişi Kulesi’ olmayan bir aydındır. Kendi ifadesiyle, “Daha lise yıllarında KOMÜNİST Rusya’nın tahakkümü altında olan Türk Cumhuriyetlerinin özgürlüklerine kavuşması ve Türk Dünyasının birleştirilmesi…” gibi hedeflerini çizen Yazgan, bu sebeple olsa gerek, sadece ihtisas alanıyla sınırlı kalmamış, çok yönlü bir kültür insanı olduğunu göstermiş ve onlarca icraata imza atmıştır.

Yazgan Hocamızın Türk Dünyasına olan katkısı saymakla bitmez. En başta, 1980’de kurmuş olduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı ve bu vakfın bünyesinde yapılan eğitim ve kültür hizmetleri,  Türkiye ile Türk Dünyası arasında köprü olması bakımından ilk ve örnek bir girişimdir. 1978 yılında kurulan bu vakıf, içeride ve dışarıda birçok faaliyet yapmaktadır. Kıt imkânlarla yayınladığı ve her biri birer ilk olan yayınları; “Türk Dünyası” ön adıyla yine birer ilk olan Türk Cumhuriyetlerinde açtığı eğitim ve öğretim kurumları; her sene İstanbul’da düzenlenen ve bu yıl 14. sü gerçekleştirilen Türk Dünyası Çocuk Şöleni ve Nevruz Bayramı kutlamaları, Türk kültürüne ve Türk Dünyası kültür birliğine olan katkılarının özeti sayılabilir.

Yıllardır yayınlanan, Türk Dünyası Araştırmaları ve Türk Dünyası Tarih Dergileri, Türk Dünyasıyla ilgilenen herkese ışık tutan ve Türk Dünyası ile ilgili kültürel, ekonomik ve siyasal her yönden zengin bir arşiv birikimi sunan birer kaynak eser rolü oynamaktadır. Diğer yandan, Türkiye’den Yakutistan’a, Azerbaycan’dan Doğu Türkistan’a; Dilden kültüre, ekonomiden siyasete hemen her konuda yayınlanan yüzlerce kitap, Türk Dünyası kültür birliğinin temelini oluşturmakta, Türk kültürünü kayıt altına alarak yaşatmaktadır. Turan Yazgan Hocamızın öncülüğünde gerçekleşen ve Türk Dünyasının geleceği açısından herkesi mutlu etmesi ve herkesçe desteklenmesi gerekir.

Saygıdeğer Hocamızın bunca emeğine ve hizmetlerine rağmen, bu çalışmalardan dolayı şahsına gelen tebrik ve teveccühleri hiç tereddüt etmeden Vakıf çalışanları ya da diğer katkıları ile vakfa destek veren Türk Dünyası gönüllüsü insanların hanesine kaydettiğini de ifade etmeliyim. Son görüşmemizde hocamız bu konuda aynen şunları söylüyor:

“Biz vakıf olarak hiçbir yerden destek, maddi destek almıyoruz, almayız da. Ancak görünen görünmeyen destekçilerimiz vardır. Bazen zor durumda kaldığımız zamanda bir dostumuzun bir selamının değeri milyarlarca lira parayla ölçülemez. Ayrıca, bu hizmetleri ben yapmıyorum. Bu tek başıma benim işim de değil. Hiç kimse kendi başına bir şey yapamaz.  O halde ortada bir paye varsa hepimizindir”.

Değerli Hocamız, yeni nesillere bir örnek, bir ufuk olacak düşünce ve hedeflerini şöyle açıklıyor:

“Türkiye’de dil birliği, fikir birliği ve güç birliği düşüncesine sahip olan insanlarımız oranında Türk Dünyasındaki diğer ülkelerimizde de var. Ancak hemen hiçbir yerde iktidarda değildir ve iradelerini özgürce kullanamamaktadırlar. Okullarımızda yetişen çocuklarımız vakti gelince iktidarlarını ellerine alacaklar ve dil, fikir ve güç birliğini sağlayacaklardır. Şu an itibariyle yaptıklarımız devede kulak değilse de, devede tüydür. Sonuçta okyanusa bir damla düşse, belki görünmez ama fizikî olarak okyanusun suyu bir damla artmıştır. Biz de ideallerimiz için belki bir damla katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bundan tek kazancımız, insanımızın, milletlimizin mutluluğudur.  Biz de bundan mutluluk duyarız. Bütün hedefimiz budur”.

Toplum olarak bugün içinde bulunduğumuz, ‘Su’dan sebeplerle içine düştüğümüz veya düşürüldüğümüz kavga ortamında şiddetle ihtiyaç duyduğumuz ‘birlik’ bilincini kazanmamız için Turan Yazgan Hocamızın sözlerine kulak verelim:

“ ‘Dilde, fikirde ve güçte birlik’ düşüncesini savunmak ve bu konuda çalışmak ırkçılık, kafatasçılık değildir. Bu hepimiz için önemli bir görevdir. Bugün bu düşünceye gerçekleştirmeye ve yaşatmaya çok ihtiyacımız var. Yoksa bakın ABD bunu farklı şekillerde yapıyor. Güçlü olmamızın tek şartı, temel değerlerimiz etrafında birleşmektir”.

O halde Anadolu’da yaşayan her fert için, “ Birlikten kuvvet doğar” düşüncesi ve “Gelin canlar bir olalım” bilinciyle yaşamak bir görev, bir mecburiyettir. Bu düşünce ve bilinç bizi arzu ettiğimiz hayat seviyesine yükseltecektir.

MERHABA

Mayıs 10th, 2009

Benden Size Zarar Gelmez

KONYA ŞEKERLİ MEVLÂNA AYİNİ, BUYURUN…!

Şubat 25th, 2009

Abartı sanatının imkânları çerçevesinde ifade edecek olursak, önceki gün Konya tarihi günlerinden birini yaşadı. 800 yıllık uzun tarihi nedeniyle Mevlâna’yı bir güzel andık(!).Anmak ne kelime, “muhteşem” bir “ayin” ile bütün dünyanın gözüne soktuk. Efendim, adını UNESCO’nun koyduğu, 2007 Mevlâna yılı etkinlikleri çerçevesinde, Organizasyonu kimin yaptığı, sorun anlatılacak bir yetkili bulunmamasından anlaşılan muhteşem (!) programın organizasyon pürüzlerini kenara koyalım.

Biz, anmayı anlamaya bakalım.
Mevlâna’yı anmak en önemli konuydu ancak anlamak adına bir çaba yoktu. Hıristiyan literatürünün köklü ifadeleriyle, bir dizi “ayin” ve “ritüel”den bahsediliyordu. Sonra, bizce paraya dönen 300 semazen’in, Mevlâna müritlerinden taşıdıkları iz sadece görüntüydü.
Mevlâna’nın aşkın (Anlaşılmayan) bir sözü üzerine bütün dünyadan ve tabi Konya’dan insanlar akın akın Konya stadyumunun yolunu tutmuşlar, hatta stadyumun içini dışını tıklım tıklım doldurmuşlardı.

Hiç şüphesiz bu kadar insanı oraya çeken, Kenan Işık’ın güzel tiyatroculuğu, Ahmet Özhan ve MFÖ’ nün “Mevla’yı bulma yollarında” seslendirdikleri ve de yıllardır musiki dünyamızı aydınlatan eşsiz besteleri dışında başka bir şey değildi.
Her zaman ilgi gören bu güzel konser, üç dilde (Türkçe, Farsça ve İngilizce) okunan Mesnevi, siz bombası, Mevlâna’yı uçuran (!) lazerli sema gösterisi, semazenler….

Görünüşte her şey muhteşemdi ancak, bugün Mevlâna’ya dair hiçbir şey hatırlanmamak üzere, soluk hafızalarımızın en derin köşesinde unutulmaya terk edildi.
Sonuç mu?
Kapitalizmin doymak bilmeyen, tüketen ve tükettiren arsız iştahı, işte çağları aşan bir sesi daha kendi kuralları içerisinde tüketmeyi başardı.
Sormadan edemeyeceğim:
UNESCO, Mevlâna’yı bu kadar önemsiyorsa, Mevlâna’nın anılması yerine daha iyi anlaşılması için, eserlerinin daha çok okunması için çalışmalar yapamaz mıydı?
Ve yine sorular:
Haz ve hızı emreden kapitalizmin emrindeki bu organizasyona hücum eden binlerce insandan acaba kaç tanesi Mevlâna’nın eserlerinden bir tanesini okumuştur?
Toplumumuzun kaç kişi Mevlâna’yı azıcık da olsa anlayabilmektedir?
Bunu da bırakalım, bırakalım Mevlâna’nın evrensel mesajlarını: Mevlâna’nın biyografisini anlatabilecek kaç kişi var toplumumuzda?
O zaman varsın batılı oryantalistler, sivil örümcek kılığında sevimli yüzleriyle bizi kandırsınlar.
Ama, biz…bizler birbirimizi kandırmayalım.

“Mevlâna’nın 800. Doğum yıldönümü” kutlama töreni affedersiniz, ayini, ülkemiz ve toplumumuz adına kocaman bir kayıptı.
Ayıp…!
Tirübünden türbana yükselen ses: aç aç aç..!
Bizler, Konya’daki Mevlana kutlamalarına takılırken, Türkiye’mizde şekersiz oyunlar oynanıyor. Perdeyi kaldırıp göz ucuyla bir bakalım.
Son bir aydır, Türkiye’de, bir oyana bir bu yana evrilen nihayetinde de hallaç pamuğuna çevrilen düzenli, planlı bir gündem karmaşası var.
Üstüne üstlük, daldan dala atlanırken koca koca çamların da devrildiği, ıslah edilemeyen bir gündem…
Dünyada neredeyse örneği görülmemiş ve görülemeyecek gelişmelerine sahip olan genel seçimlerimiz ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri ardından gündemin durulacağını uman yurdum insanı bu kez, “sivil anayasa” tartışmaları ve tersten estirilen rüzgârın da etkisiyle apışıp kalmış durumda.
Gündem gürültülü patırtılı gidiyor.
Niyeti bozukların diline pelesenk olan, adına “uzlaşma” denen ancak ne olduğunu da kimsenin tam olarak bilemediği mevzu buzlaşmaya doğru giderken birden, ahlâksızlık, edepsizlik ve nihayet yozlaşmaya dönüşüverdi.
Demokrasiye meftun yurdum insanının ağzı bir kere daha yandı gözleri döndü, şaşı kaldı.
Aklıselim kimseler bir çıkış yolu arayıp dururlarken, neden meselenin ucu türbana dayandı?
Tribüne oynayanların oyunları ve deneyimleri yeni bir ivme kazanma aşamasında.
Bu son fasıldır ey ömrüm bestesini söylemekten korkar vaziyette var güçleriyle bağırıyorlar ve artık cılız çıkan sesleriyle yine o bildik çağrıyı tekrarlıyorlar: Aç aç aç…!
Çağın katline ferman hazırken, yurdum insanı hâlâ iyi niyetini, saflığını koruyor.
Bir gıdım demokrasiye, bir tutam insanlık umuduyla…
Hâlâ sabrediyor yurdum insanı, adalete muhtaç…

ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜKLER!

Ocak 26th, 2009

Bir süredir ortalık özür dileyenlerin mazeret tartışmalarından geçilmiyor. Birileri özür diliyor, birçokları da özür bekliyor. Kim kimden özür diliyor ve kim kimden niçin özür bekliyor?

Belgelerin dışında kalan kısmına bir rüya mesabesinde anlam yüklediğim tarih, her ne kadar bu sorulara cevap verebiliyorsa da, görmek istemeyen körlerin gözleri tarih vesikalarını dahi görmezden geliyor. Yahut, kim neyi nasıl görmek isterse öyle görüp, şeytani ruh halini ve rüyalarını hakikat olarak hayal edip ona gerçeklik kazandırmaya kalkıyor. Diğer tarafta ise tüm bu hayali tasavvurların ve yalancı mücadelelerin farkında bile olmayan lakin yaftalanmakta olan bir halk duruyor.

Hepiniz biliyorsunuz, söz konusu bu özürleşme olayının neticesi şu olmuştur: Restleşme, didişme, kaşıma, taşlama ve yeniden kavgaya başlama…

Bir gurup sözde değil özde ve gözde aydın(!) (Ben “Uydu Aydın” diyorum ve ileride açıklayacağım), çok düşünüp kaşındıktan sonra vicdani muhasebelerini yapmışlar, kişisel ve gurupsal erdemlerinin tavan yaptığının ve patlamak üzere olduğunun farkına vardıktan sonra, yine hep beraber karar verip, bir zamanlar silahla, süngüyle, taşla, sopayla saldırdıkları ve yüzbinlercesini haksız yere öldürdükleri Ermenilerden özür dileyivermişler. Hem bu özür Ermenilerin acılarını ilelebet dindirdiği gibi, uydu aydınları da sauna rahatlamasına benzer, tarifi tam olarak mümkün olmayan bir rahatlamaya sevk etmiş. Bütün bu olumlu sonuçlar, şu sözlerin marifetiyle vuku bulmuştur (Benden tavsiye, 4444 kere tekrarlayıp özür niyetiyle üflerseniz, kendinizi rahat hissedebilirsiniz):

Özür Diliyorum
“1915′te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum”.

Diğer taraftan, vahim bir durum, hiç aydın olmayan, Batı’daki aydınların “uydusu” bile olamayarak, bu ülkeyi hiçbir şekilde aydınlatmayan halk ve bu halktan hiçbir farkı olmayan arada sırada ilmi mücadele niyetiyle kitap okuyan, araştıran ve yazan karşı aydınlar da, asıl mevzu şudur, bu özür dileme işi kökten yanlıştır ve olayın esası şudur kabilinden şöyle buyurmuşlar:

Özür Bekliyorum
“Geçmişte ve günümüzde, birçok zalim tarafından zulme maruz kalan Türkler ve Osmanlılar adına, bunları yapanların ve bu zulümlere göz yumanların özür dilemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu vahşetlere göz yumamayacağımı belirtiyor, tüm Türk Dünyası adına, bir Türk olarak özür bekliyorum!”.

Üstüne üstlük bu geniş halk gurubu ve ışığı kendine yetmez aydınlar özür bekler beyanlarının altına da şu kaynakçasıyla bilimsellik kokusuna bürünen sözü dercetmişler:
“Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi” (Atatürk; Nutuk; 260–261).

Şimdi Kıymetli Okurlar
Tarihin seyri içerisinde, savaşların ve bu çerçevede türlü türlü hesaplaşmaların kaçınılmaz olduğunu hepimiz biliyoruz. İstesek de istemesek de kitle ölümlerinin bu çerçevede gerçekleşebildiğini, halen gerçekleşmekte olduğunu ve de bundan sonra da mevcut şartların bu tür katliamların gerçekleşeceğini maalesef göstermektedir.

İnsanı ve çağları anlama gayretindeysek eğer, bu tür vakıaları tanımlarken ve yorumlarken dikkat etmemiz gereken önemli noktalar bulunmaktadır. Özellikle bu tür olayları çözümlerken dikkat edilmesi gereken husus, söz konusu döneme ilişkin saptamaları yaparken belgesiz bilgilere dayanılarak, zalim ve mazlum sıfatlarının hissi tanımlamalarından kaçınmak gerekmektedir.

İlkin, Osmanlıyı tarih sahnesinden silen ve bir nevi zulüm ve sömürü çağını başlatan batı medeniyetinin, bu çağ anlayışıyla doğu medeniyetini yönettiği, kontrolü altında tuttuğu şu zulüm çağında gerçekleşen olayları, propagandanın kirli bilgilerinden etkilenerek yorumlamak ve tanımlamak ciddi problemler üretmektedir ve medeniyetimizin belini doğrultamayacak derecede parçalanmasının sebebidir.

“İslam dini ve medeniyeti adına” kendi lehine meşrulaştırdığı savaşma, yönetme bilinciyle üç kıtada hâkim olan Osmanlı Devleti’nin dünya halklarına yaşattığı ve tarihe en az 700 yıl yön verdiği olaylar zincirinin tamamı hayırla yad edilmeyebilir. Bu mümkün de değildir. Ancak teraziye doğu penceresinden ve doğru bakıldığında, bugünkü Batının fiillerine nazaran, oldukça fazla fayda görülebilir.

İkincisi, dünyayı adaletle yönetme iddiasında olan bu güç, bütün halklara mevcut şartları içerisinde özgür bir şekilde yaşama hakkı tanırken, bu gücün sınırları içerisinde, daha 18. yüzyılın sonlarında bile insanı insana karşı küçük düşüren muzır, yıkıcı, ırkçı milliyetçilik düşünceleri enjekte edilmeye başlanmıştı bile. Yine aynı süreçte başlayan ve tesiri uzun vadede büyük zararlara yol açan bu propaganda “Millet-i Sadıka” diye anılan Ermeni halkı arasında da yayılmaktaydı. Yine bu süreçte Katolik inancına sahip olan Ermenilere, Osmanlıyı parçalamak için kullanılabilecek iyi bir silah olması nedeniyle diğer bütün halklardan farklı bir önem addediliyordu. 1915 Olayları işte bu sürecinin sonucu gerçekleşmiştir ve aslına tarihçilerimizin ortaya koyduklarından bakabileceğiniz belgeler bunu doğrulamaktadır ki, bu belgelerden Ermenilerden daha çok Türk ve Kürt’lerin canının yandığı bir gerçektir.

Üçüncüsü, tarihi belgelerin ışığında gerçekler bu yönde olmasına rağmen, ters yönden esen bu rüzgâr tazyikini nereden almaktadır? Fransa, İngiltere ve ABD (Osmanlıyı parçalamak için köklü hamleler yapan ve aynı hızla hamlelerini bugün de sürdürenler) gibi ülkelerin meclislerine ne oluyor da böyle bir yalan için şişirdikleri bu balonu patlatıncaya kadar üfürmeye istekli ve gayretli görünüyorlar? İşte Osmanlının yıkılışı için ittifak eden bu devletler bugün uydurdukları bir yalanın balonunu şişirmekteler ve “Özür Diliyorum” kampanyası da dâhil olmak üzere bütün propagandaların üretilme ve uygulama sebepleri, yeni bir Osmanlı doğmasını engellemek hatta İslam kökenli bu varlığın kök hücrelerini dahi Anadolu ve civarından kazımaktır.

Son olarak da, daha vahim ve yüz kızartıcı ve kişiliksiz bir eylem olarak ‘Uydu Adın’lık konusu vardır ki, benim kendime engel olamayarak bu yazıyı yazmama neden olmuştur. Efendim, niçin özür dilenir, özür dilemek ne demektir ve kim kimden özür dilemelidir?

Benim bildiğim özür,
Gayr-i ihtiyari, istemeden, kötü niyet taşımaksızın ve kazara gerçekleşen bir olay üzerine, olumsuz bir duruma, davranışa maruz kalınandan istenen af anlamına gelir.
Ve benim bildiğim, bireyler, gerçek kişiler yine gerçek kişlerden; kurumlar yani tüzel kişiler de yine tüzel kişilerden aflarını dileyebilirler. Çok öz ve net olarak ifade etmek gerekirse, birkaç sözde aydın, bana göre uyuyan uydu aydın, topyekûn bir halktan veya bir devlet kurumundan affını dileyemez, dilerse de yakışık kaçmaz. O halde bu durumu nasıl tanımlamak gerekir? Bu şudur: Bırakın aydın olmayı, doğru dürüst fikir sahibi bile olmayan bir gurup satılmışın, uluslar arası bir kötü niyet propagandasının sözcüleri olmayı kendine zoraki görev bilmelerinden ibarettir ve utanılması gereken bir davranıştır. Anadolu insanı adına bu davranışın sahiplerini kınıyorum.

Esasında, Anadolu insanı adına büyük büyük özürler işlenmiş durumdadır ve bu bir gurup sözde aydın başta olmak üzere herkesin bildiği tüzel kişiliklerin Anadolu insanından büyük bir özür dilemesi gerekmektedir. Diğer taraftan daha dün gerçekleşen, Bosna, Çeçenistan, Karabağ, Doğu Türkistan; yıllardır hiç durmaksızın kanı akan Filistin ve Irak halklarından sayısız özür dilenmelidir ki, hiç birinin suçlularının affı mümkün değildir. Sonra, Türk ve Kürt halklarının arasındaki bu hunharca savaşın müstevlileri: Onlar en güzel zamanda özür dileyecekler ve reddedilecektir diye ümit ediyoruz.

Öyle bir özür dilenmelidir ki, iyi niyet ve doğru hamlelerle, hayatın her alanında önü kesilmiş olan Anadolu insanının hayatının huzura kavuşturulması mümkün oldun. Öyle bir af olmalıdır ki, hepsi insan olan halklar arasında barış olsun. Yoksa sözlü olarak dilenen her özür, istenilen her af, “Pardon çıktı çıkalı eşekler çoğaldı” öz deyişi kabilinden değerlendirilmesi gerekir ve böyledir.

Ben şahsan bizzat kendim, uzmanı olmadığım bu alanda bir sürü laf ettiğimden dolayı, varsa gerçek aydınlardan özür dilerim ve özrü kabahatinden büyük olan bir gurup uydu aydından da özür dilemelerini beklerim.
Özür dilerim, özür beklediğim için!

AÇIK UFUKLU BİR TOPLUM DÜŞÜ

Ocak 21st, 2009

Deniz ne kadar dalgalı da olsa
sonun da durulur.
GOETHE

Acı bir gerçek: Toplumumuzda, zihni karışık, nevri dönmüş,  kavgacı, hedefsiz, umutsuz fertler gün geçtikçe artıyor. Toplumsal hadiselerin seyri bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Bu sorun neden/nereden kaynaklanmaktadır ve durum niçin böyledir?

Anadolu binlerce yıllık geçmişine sığdırdığı onlarca medeniyetin biriktirdiği renkli ve zengin bir kültür birikimine sahip. Bu birikim Anadolu insanına jeo-kültürel olarak muazzam bir alt yapı ve hafıza derinliği sunmasına rağmen bugün zihni karışıklardan oluşan bir toplum durumundayız. Akıl almaz bir çelişki olarak içinde bulunduğumuz bu durum, geçmişte ve bugün hala yaşamakta olduğumuz kargaşa ve tabiî ki beraberinde getirdiği zihin karışıklığı biricik önemli ve temel sebebe dayanıyor: Hafıza kaybı veya kimlik bunalımı.

Galiba, bu zihin karışıklığı ve idrak bulanıklığından olacak, hiçbir yazıya “ülkemizde ya da şehrimizde güzel şeyler de oluyor” diye başlayamayacağım satırlarıma. Bu yazıya başlarken niyetim, Konya adına duyduğum güzel gelişmelerden bahsetmek ve umut devşirmekti. Fakat gördüğünüz üzere hepimizin zihinlerini olumsuzlayarak başlamış durumdayım. Ama olsun bu yazı umutlu ve umutla bitecek… Read the rest of this entry »